sultanlar sultanı emriyesultan

Google

25/4/2007 - BİR DEMET HİKAYE

Kategori: hikaye

Bir demet hikâye


Acele Karar Vermeyin
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler... İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tuz, öyküsünü şu nasihatle tamamlamış: "Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin

Hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

Acı

Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım, duygularım, acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım. Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum. Lütfen; bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık. Huzursuzdum, okulumu bir köy okulunda okumaktansa, şehirde medenice okumak istiyordum. Kaydımı yaptırdı babam okula. İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna. Beni bir sınıfa verdiler. Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana. Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum. Hayatımı adadığım, gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım. İsmi Altınay idi. Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti. Masmavi gözleri, gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü, yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı. O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yâda o bize geliyordu. Mükemmel bir paylaşımcıydı. Yüreğini, sevgisini, dostluğunu daha o yaşta vermişti bana. İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik. Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa, hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar. Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık. Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu. Yaşımız olgunlaştıkça o beni, ben onu daha çok seviyordum. Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken. Şehir merkezinde. Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar. Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık. Annem de bizimle kalacaktı. Allah’ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu. Ona âşık olmuştum. Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile. Ona tapıyordum artık. Hâşâ Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum. İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı, utanmış ve başını önüne! Eğmiş, gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı. Artık her gün el ele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken el ele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize. Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi. Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım, hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı, dünya cennet gibiydi gözümüzde. Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde. Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik. Karne dönemi gelmişti. Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu. Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu. Bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık. Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı. Her zaman toz duman içinde olurdu. Çakıllarla kaplıydı. O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola. Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi, ansızın elini çekti, terlemişti yine eli. Sanırım dört adım atmıştım. Dönüp yine azarlayacaktım. Çünkü hem elimi bırakmış, hem de geride kalmıştı. Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı. Sanki gök kubbenin altında kaldım. Yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu. Ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım. Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu. Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı. Suratının yarısı yoktu. Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu. Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı. Ölürcesine bir aşkı, geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim. Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu. Akan kan ellerimize damlıyordu. Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu, hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti. Kimse arabaya almıyordu. Çevreme bakıp yardım edin demekten,ona dönüp seni seviyorum, beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum. İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü. Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.

Tam dokuz yıl oldu onu yitireli. Kendime olan güvenimi yitirdim. Artık kimseyi sevemem, kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi. Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen...

 

Acılara Ben Kefilim
Gözlerinin hasretinde yüreğim boşluklarda sesini arıyor... Yankılansa sesin odama ve gözlerin geceme yıldız misali düşse yeter bana. Başka bir şey istemiyorum. Bir tek gülüsün tüm acılarıma iyi gelecek kadar güzel. Ve seninle yasayacağımız güzel günler tüm hayatıma bedel. Bos duvarlara ismini söylüyorum ve seni yıldızlara soruyorum acaba neler yaptı diye... Vurulmuşum sana, gözlerine yanıyorum bir alev topu gibi. Hasretin sanki volkan gibi köşe başlarında patlıyor. Sensiz düşüncelere dalsam her fikrim kör kurşunlara ispat ediyor... Gözlerinden mahrum gecelerim katrana boyanıyor... Uçurtmalarımı senden haber alır mı diye omuzlarımdan kaldırdım. Yüreğimi göçmen kuşlarla sana yolladım. Bos gelmeyeceklerdi biliyorum... Yüreğini ve gözlerini bırakacaklardı avuçlarıma...
Acıların yarınlarda müjde kokan çiçeklerdi. Düşünsene karların altındaki citlenbikleri aylarca toprakla kar arasında kalırlar Ama içlerinde hiçbir zaman umutsuzluğuna yenilmezler. Yaprakları hazani andırsa da içindeki umutlarını sererler dudaklarına. Bahar oldu mu nazlı bir gelin gibi günesin koynuna girerler. Tüm umutlarını güneşle sevda kokan yüreklere sererler... Aynı o misal sende hiçbir şeye yenilmeyeceksin. Yarınlarını bahar addedip içindeki sevgi yapraklarını yüreğime sunacaksın. Her yaprağında ölümüne sevdanın naif durusunu, yalnızlığa karşı dik başlılığını ve acılara karsı metanetini göreceğim. Gördükçe sımsıkı saracağım seni. Bırakmayacağım seni acıların kollarına... Bu kadar kolay pes etmeyecektik fani yaralarımıza... İyileşmesi yılları sürecek acılarına ben her gün nefesimle merhem olacağım. Yavas yavaş iyileşeceksin... Her güneşte sana umutları bırakacağım ve gözlerin dünden daha iyi parlıyorsa o zaman daha çok saracağım iyileşmen için... Tüm acılarına ben kefilim. Yeter ki sen mutluluklara gülümse.

İsmail Sarıgene

 

Anka Kuşu

Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...
Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.
Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.
Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;
papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);
Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;
baykuş yıkıntılarını özlemiş,
balıkçıl kuşu bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.
Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.
Simurg'un yuvasını bulunca öğrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.
Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.
Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...


Annesiz Bir Güne Uyanmak
Gece çökünce, uzun beyaz floradanlar ile aydınlatılan koridorlarda, üzerlerine ilaç kokuları sinmiş hasta yakınları, korku, umut ve endişeyle beraber, geceyi sırtlayıp sabaha taşırlardı.
Hastanenin ikinci katında bulunan yoğun-bakım odasındaki sessizlik, karanlığı bile kıskandırmaya yeterdi. Azraillin sık sık uğradığı bu yerde, umut zincirlerine sarılmış yaşamlar; insanca bir çaba ile sürdürülürdü. Belki anneme bir faydası olur düşüncesiyle, görevlilerin izin verdiği kadar bu odanın önünde beklerdim. Beni terk etmesine izin vermediğim umudumla...
Salı gününü çarşamba gününe bağlayan gece de, yoğun-bakım odasındaki hareketlilik gözüme çarptı. Ses avına çıkmış kulaklarımla, tüm olup biteni anlayabilmek için yaklaştığımda, görevlilerin her zaman yaptıkları gibi yaşam savaşını kaybeden birini, sarıp sarmalayıp, zemin katta bulunan morg odasına götürmek üzere çabaladıklarını gördüm. Ölen kişinin annem olabileceği korkusu, yüreğime oturdu. Üzerine bastığım mermer zemin sanki ayaklarımın altından çekildi, dengem bozuldu ve vücudumun her yeri titremeye başladı. Kendimi biraz olsun toparladıktan sonra görevlilere ; ''bu kez kim?'' diye soracakken, bir gün önce hastanenin kantininde çay içip, sohbet ettiğimiz hemşirenin dost elini sırtımda hissettim. —Yaşlı amca!'' dedi. —Bir haftalık yaşam mücadelesi sona erdi. Dayanılmaz acılar çekiyordu. Ölüm belki de kurtuluşu oldu.''
Hemşirenin söyledikleri beni rahatlatmıştı ama her gün birilerinin ölmesi, sıranın anneme de gelebileceği korkusunu üzerimden atmama yetmemişti. Yine de tüm olumsuz düşünceleri beynimin duvarlarından kazımak üzere, hemşireye teşekkür edip yanından ayrıldım.
Hastanenin karşısında bulunan cami minaresinden yükselen ezan sesi; insanları sabah namazına davet ederken, İstanbul sisli bir sonbahar sabahına uyanıyordu.
Sigara içmek için kantine geldiğimde, kardeşlerimin ve babamın ayrı ayrı masalarda oturduklarını, sildikçe yenileri gelen gözyaşlarını, nafile çabalarla birbirlerinden sakladıklarını gördüm. Beni fark ettiklerinde, sorgulayan gözleri suratımdaydı.
İnandırıcılıktan uzak sözcükleri bile bulmamın günbegün zorlaştığı, kimin, kimi kandırdığının bilinmediği, insanca oynanan bir oyunun kim bilir kaçıncı sahnesindeydim. Benimle beraber umut biriktiren bu insanların, morallerini yüksek tutma zorunda lığım, beni yalan üreten bir makineye çevirmişti.
Daha fazla beklemeden aklıma gelen yalanları sıralamaya başladım. ''Yoğun bakım odasında bulunan yaşlı amcayı hatırladınız mı?  Hani annemin solunda bulunan. İşte o amca iyileşmiş. Ölüm riskini atlatmış olacak ki, yukarı katta bir odaya aldılar. İnşallah annem de iyileşecek! Hep beraber evimize gideceğiz!''
Söylediklerimi onaylarcasına başlarını sallayıp, hep bir ağızdan ''inşallah!'' dediler. Beraber, yoğun-bakım odasının sorumlu doktorunun, hasta yakınlarını bilgilendirmek amacıyla, saat 10.30`da yapacağı görüşmeyi beklemeye koyulduk.
Saati görebileceğim bir masa bulup oturdum. Ismarladığım demli çayımı içerken, bir de sigara yaktım. Zaman genişliyordu, genişledikçe yüreğimden gelen kabul edilmez öfke ve direniş giderek artıyordu. Henüz hayatının baharında olan annem, lanet olası bir odada ölüm-kalım savaşı veriyordu. Şuurunu kaybetmiş, kalbi de bir cihaz yardımıyla çalışıyordu. Sığındığım Allah`a dua etmekten başka elimden hiçbir şey gelmiyordu. ''Ya annem ölürse'' düşüncesi, beynimi kemiren kocaman bir kurt oluyor ve her geçen dakika daha fazla kemirgenleşiyordu. Gözlerimde tıkalı olan yaşlar, bir yol bulup akmaya başladı. Ağladım çokça...
Saatler 10.30`u gösterdiğinde, yoğun-bakım odasının sorumlu doktoru, bir sonraki günün getireceklerine kendimizi hazırlamamız gerektiğini söylüyordu. Annemin beyninde oluşan ödem, yaşama şansını neredeyse sıfıra indirmişti.
Günlerdir hastanede uykusuz, sağa-sola koşturan bedenim, doktorun söyledikleri karşısında direncini iyice yitirdi. Göz kapaklarım kendiliğinden kapandı. Eve kiminle geldiğimi, üzerimdekileri çıkartıp, yatağa nasıl uzandığımı hatırlamıyorum. Derin bir uykudan sıçrayarak uyandığımda, kardeşimin -''Hastaneye gitmemiz gerek!'' feryadının yankısı, hastaneye gitmek üzere bindiğimiz taksinin içerisinde bile sürüyordu.
Hastaneye geldiğimde, annemin parmak uçlarından kayan yaşam yıldızı, veda için bekliyordu. Henüz ısısını kaybetmemiş yanağına bir öpücük kondurduktan sonra, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, morg odasından dışarıya çıktım. Adımlarım beni, günlerdir annemi bize bağışlaması için dua ettiğim caminin avlusuna götürdü. Kulağıma fısıldanan, nereden ve kimden geldiğini bilmediğim ''Takdir İlahi'' sözcüğü, beni ne kadar teselli edebilirdi ki?
Aynı gün, ikindi namazına müteakip kılınan cenaze namazından sonra, annemi son yolculuğuna uğurladım.
Ertesi günü, İstanbul yine bir sonbahar sabahına uyanırken, annesiz geçireceğim ilk gün başlıyordu. Canımın yarısının olmadığı...

Atilla Dursun


Kazdığı Kuyuya Düştü
Birgün Ebû Cehil, Peygamber Efendimize bir tuzak hazırlar. Evinin önüne bir kuyu kazdırır. Peygamber Efendimizi evine da'vet eder. Peygamber Efendimiz da'vet üzerine Ebû Cehilin evine gelir. Cebrâil aleyhisselâm gelip, Ebû Cehil'in, evinin önünde tuzak için bir kuyu kazdığını söyler.
Bu durum karşısında Peygamber Efendimiz kendi evlerine döner. Ebû Cehil ise, geri dönmesine bir mânâ veremiyerek kendisine sormak için arkasından koştuğunda, kapının önündeki kuyuyu unutarak, adımını, atar atmaz kendi eliyle kazdığı kuyuya düşer.
Çıkarmak için ip uzattıklarında, bir türlü ipe kavuşamaz. İpler uzadıkça kuyu derinleşir. Bu hâl üzerine Ebû Cehil karanlık kuyuda çıldıracak gibi olur.
Peygamber Efendimize haber verilerek kendisinin çıkarılmasını ister. Durumu Peygamber Efendimize bildirirler.Hemen kuyu başına gelerek seslenir:
-Seni kuyudan çıkarırsam imân eder misin? O da kabul eder görünüp der ki:
-Beni bu kuyudan çıkarırsan imân edeceğim. Peygamber Efendimiz mübârek ellerini uzatarak Ebû Cehili kuyudan çıkarır. Ebû Cehil kuyudan çıkınca:
-Hayatımda senin kadar güçlü sihirbaza rastlamadım, der ve imân etmez.
Kefen Parası
-oğlum!! ustan nerede-dedı adam.
-içerde beyamca kefen biçiyor-dedi çırak.
Adam dükkana girdi,içersi hiçte derli-toplu bir yer değildi.Köşede beyaz,pamuklu kumaşlar top top yığın halinde duruyor,beton zemınde bez parçaları dağınık vaziyetteydi.Açık kapıdan esen serin rüzgar çaput,iplik parçalarını savuruyordu havaya.Ortada ne bir model ne katolog ne de dıger reklam türü yayınlar vardı.Adam kaput bezlerinin arasında kaybolmuş Osman Efendiye dogru yöneldi.
-s.aleykum Osman usta -dedi.
Osman usta burnuna kadar düşmüş gözlükler üzerinden adama baktı,hiçte memnun olmamışcasına yüzünü ekşitti ve elindeki makasıyla işine kaldıgı yerden devam ettı.
-ne 0? ne zamandan beridir allahın selamı alınmıyor Osman usta -dedı adam.
-sen önce rahmetli için biçtiğim kefen parasını öde de sonra selam konusunu düşünürüz -dedı usta.
-bu ne hız bu ne telaştır osman usta,daha rahmetlinin kırkı bile çıkmamışken senin yaptıgın dünyalıga da bak hele -dedı adam.
-Rahmetli baban iyi adamdı ama senin yüzünden borçlu gitti zavallı,şimdi azapta çekiyordur mezarında.Kırkı çıkmadı ama bu işin cılkı çıktı dei usta.
-sen de cok abartıyorsun usta,alttarafı kefen degıl mı bu?ne modası vardır ne modeli.Adı üstünde kefen,sararıp dagılacak,çürüyecek işte.
-Dogrudur bizim meslegin esasıdır bu,ne model kullanılır ne de moda takıp edılır,ömründe bir sefer giyersin ve hic üzerinden çıkartmassın-dedı usta.
-sende hiç esnaf anlayışı yok be usta,artık herkes vadeli iş yapıyor,12 aya varan taksitle kefen satıldıgını duydum,fetvasını bıle vermıs hocalar,bizde cep var da ne degişti sanki içinde para olmadıktan sonra,orada bezler arasında kaybolacagına cıkta gelısmelere bır kulak ver,hakkında dedıkodular da var, diyorlar ki;osman ustanın kefenleri kalitesizmiş.
Osman usta bu söze cok sınırlendı.
-sümme haşaaa!benım kefenlerim tamamen bırıncı kalıte pamuklu kumastandır kolay kolay çürümez,neme,ıslaga,rutubete dayanıklıdır,börtü böcek kolay kolay ıcıne gıremez
-tamam tamam kızma ınandım usta, ben söyleyenlerin yalancısıyım,buraya rahmetlinin kefen parasını ödemeye geldim,biliyorum belki beni kınayacaksın belki eskiden ne güzel adetlerımız var diyeceksın kenarda köşede kefen parası olurdu falan diye,öyle olmuyor be usta gecım derdı bacayı sarmısken,bogazıma zor yetırıyoruz,ama borc borctur dıyerek parayı ustanın elıne sıkıştırdı.
Adam dükkandan çıkmıs evıne dönerken sadece fakirlerin,garıplerın degıl nice devlet adamlarının,sanatcıların ve dah nıce büyük insanlarının bir kefen parası bile bulamadan bu dünyadan göçtüklerını düşünüyordu. 
 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Örgü Modelleri, Hikayeler, Seçme Şiirler, Güzel söz ve maniler ,Yemek tarifleri, Özel yemekler ve tarifleri, Şaştım aşları, Sizden gelenler, Bilgi bankası, Süsleme sanatı,Gezi rehberi, Şifalı sularımız, İklon, Hareketli gif resimler oyun oyna

Son Yazılarım

Başlıksız
Başlıksız
White & Gray Bunny In Grass Gif Images

White & Gray Bunny In Grass Gif Images

http://dl5.glitter-graphics.net/pub/229/229405xi3opkerad.gif

MASAL
Bana bir masal anlat çocuk,
içinde bir ben
bir de çocukluğum olsun.
Bana bir masal anlat çocuk,
içinde çocukluğumun sefaleti,
birde,o hiç binemediğim
mavi bisiklet olsun.
emriye yalçındağ

Kategoriler

DEFTERİMZİYARETCİ TEFTERİM MERHABA; bana söylemek istediğiniz bir söz yada bırakmak istediğiniz bir mesaj, var ise lütfen Ziyaretci Defterime yazınız

Bana zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

ı
image hosting for myspace hosted images

ÖNEMLİ LİNKLER
TC Kimlik No
Vergi Kimlik No
SSK Hizmet Dökümü
İnternet Vergi Dairesi
Motorlu Taşıtlar Vergisi
Telefon Rehberi
ÖSYM Sınav Sonuçları
KPSS Sonuçları
KPDS Sonuçları
Diğer Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Takvimi
Milli Eğitim Bakanlığı
Üniversiteler
Sağlık Bakanlığı
Emekli Sandığı
Ssk
Adalet Bakanlığı
Emniyet Genel Müdürlüğü
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
Bakanlıklar
Valilikler
Belediyeler
Kaymakamlıklar
Silahlı Kuvvetler
Sivil Toplum
Elçilik - Konsolosluklar
Avrupa Birliği
K.K.T.C.
Turizm
Son Depremler

Arkadaşlarım

munev
roz
hobilerimveben
merakli
seldaninsepetindekiler
blogcuabla
gonulbahcesi
tosyalim37
vezirhan
demetinevi
nefci
nalansanat
kelebek50
yurdanur45
1kumtanesi
adanzeye
yarenlerdiyari
birseyvar
satiyorumsaaattim
selmahlc
yenitadlar
sanalkulup
sevgiylekalin
ireminsayfasi
yeniaci06
birseyvar2